19 Mart 2014 Çarşamba

Nefisle Cihat ve Mistik Bütünlüğümüzün Kullanma Kılavuzu



Temel Kaynaklarla Hatırlatıcı Bir Giriş


Tebük savaşından Medine'ye dönerken hz. Peygamber( sav) şöyle söyledi:
-Küçük Cihaddan büyük cihada dönüyoruz.
Sahabeden(r.a) birisi sordu:
-Ey Allahın Rasulü Büyük cihad nedir?
Peygamberimiz (sav) cevaben buyurdular ki:
-Nefisle cihaddır.

Nakledilen hadisle büyük cihat olarak nitelendirilen nefisle mücadelenin asıl gayesi nefsin kötülüğü emreden yönünden onu temizlemek ve yaradılışı gereği inkâr edici olan yönünü İslam’a çevirmektir. (kâfir olan nefsin Müslüman olması) Küçük cihadın gayesi Allah’ın rızasını kazanmak; büyük cihadın gayesi Cenab-ı Mevla’nın dostluğuna, muhabbetine ermektir. Küçük cihad şehadete büyük cihad ise sıddıkiyet makamına erdirir.

Katil İçimizde


Hak yolunda Allah’a varmanın önünde asıl engel kendi nefsimizdir. Bu yüzden onu saflaştırmak için girilen cihadın- mücadelenin öneminin farkında olmalıyız.

"Kim inanır, nefsini ıslah ederse; onlara hiç bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır." (En'am:48)

 Nefsin hileleri yalnızca emmare makamında bulunmaz. Nefsin yedi makamı da kulu ile rabbi arasında çeşitli perdeler barındırır. Seyri süluk yolu işte nefsin her makamındaki bu perdeleri kaldırmak için girilen mücadeleden başka bir şey değildir.  Hak Teala çok sevdiği, veliliğe istidatlı olan kullarını bu yola sevk eder. Bu yoldaki mücadele de ancak hakikatiyle Kamil bir mürşidin gözetiminde gerçekleşebilir.

 Sinsi Katilin Cinayet Silahları


Manevi sahada hakkıyla cihad edebilmek için nefsin zehirli telkinlerinin( vesvese) ve gafletin bu cihadı başlamadan bitirmesine izin vermemeliyiz.

Gaflet: Nefisle mücadelede önemli olan savaşı kazanmak değil daima onunla cihad ediyor olmaktır. Tüm dünya bize Allah’ı unutturmak için tasarlanmıştır. İnsanın ise yaradılışı gereği kalbi değişip dönmektedir. Daima ailelerimiz, işlerimiz kalbimizde Rabbimizin muhabbetinin ve ona olan ihlâsımızın önüne geçmeye meyillidir.  Amacımız kalplerimizi Allah’ın rızası doğrultusunda sabit ve devamlı kılmaktır.

Vesvese: Nefisle cihad ederken başarılı olabilmek için en çok dikkat etmemiz gereken vesvese ve şüphelerdir. Şeytan ve inkâr etmiş cinler bize fiziksel olarak hiçbir zarar veremezler. Onların bize verebileceği en büyük zarar kulağımıza fısıldadıkları vesveselerle kalplerimize şüphe tohumları ekmektir. Kalbindeki küçücük bir şüpheye kapı aralayan salik kalp sarayının yıkılışına ve kendi helakine seyirci olacaktır.

Eğlence Şimdi Başlıyor!


Nafisle cihadın asıl gayesi veya hakikate erdiğinde ortaya çıkacak olan durum hayatı anlamak için farklı ve özgün bir bakış açısı geliştirmemiz olacaktır. Farklı ve özgünden kastettiğimiz bize dayatılan sosyal kişiliğimizden uzaklaştığımız otantik kişiliğimize tekrar geri döndüğümüzde sahip olacağımız bakış açısıdır.

Sıradaki Parça Dramları Sevenler İçin Geliyor


Nefsimizle cihad ederken farkında olmamız gereken bir başka mesele de çileciliktir. Çilecilik psikolojide tanımlanmış patolojik bir vakıadır.
 Kendimizi terbiye etmek için kendimize gereksiz eziyetler üretmemeliyiz. Sırf daha iyi daha olgun davranıyor olmak için hayır demeyi, itiraz etmeyi, rahatsız olduğumuz durumları dile getirmeyi terk etmemeliyiz. Olgunluk, kâmil olmak sorunlarla cesurca yüzleşmeyi de gerektirir.

Acıyı Sevmek Olur mu?


Nefsimizle cihad ederken acıyla son derece içli dışlı oluruz. Bu bize başkalarının sıkıntılarına daha duyarlı olmayı onları sahiden anlamamızı sağlar. İnsanın başkalarına olan merhametinin ölçüsü insanlığa olan hizmetinin ölçüsünü de gösterir. Çünkü insanda diğerkâmlık derinleştikçe başkalarının dertlerini gidermeyi de o denli güçlü isteyecektir.

 Ayrıca nefsimizle cihad ederken bunca acıya temas eden ruhumuzun artık Allah’ın nimetlerinden alacağı tat da kemale ermiş olacaktır; Baldıranı tatmayan Balı da tatmamış demektir.

Üç Kaşık Ondan Bir Tutam Bundan…


Nefisle cihad ederken şunları da unutmamalıyız; bunlar bizi çıktığımız zorlu mücadelede motive edecek, ümitsizliğe düşmemizi engelleyecektir:

·         Çektiğimiz acının kendi içerisinde bizim için nice hayırlar- lütuflar sakladığının farkında olmalıyız.

·         Bütün sınavlarımızı kendimizi gerçekleştirmek için birer fırsat bilmeliyiz.

·         Hayat daima değişir. Eskiler bunu  “Çark-ı felek daima döner.” Diyerek ifade etmişler. Asla unutmamalıyız ki bu gün sınavımız olan durum yarın cennetimiz olabilir.

·         Bütün bu mücadeleyi en basite indirgemeliyiz. Böylece zihnimiz yığınla farklı şeyle mücadele ettiğini varsayarak fazla enerji harcamayacaktır. Bunu en güzel Hz. Ali (r.a.) ifade etmiştir;

“Dünya iki gündür biri ağladığın diğeri güldüğün gündür;  ağladığın günde isyan etme güldüğün günde unutma!”

“Çarşı! Herkes Neden Bana Karşı?”


Bizler kalbini, ruhunun aynasını nefsin ve şeytanın fitne ve kötülüklerinden temizlemeye çalışan, Allahın ahlakıyla ahlaklanmak için uğraşan, O’nun halifesi olma yoluna çıkmış salikleriz. Bu halimiz, inkar edenlerin, kalbindeki kötülüğü umursamayan insanların, onlara hiçbir şey yapmasak bile öfkelerini üzerimize çekecektir.

Allah'ın Resûl'ü Hz. Muhammed (S.A.V) ve O'nunla beraber olanlar, kâfirlere karşı çok şiddetli; kendi aralarında çok merhametlidirler. Onları rükû ederken, secde ederken ve Allah'dan fazl ve rıza isterken görürsün. Onların alâmetleri yüzlerindeki secde izleridir. İşte bunlar, onların Tevrat'taki ve İncil'deki vasıflarıdır. Filizini çıkaran sonra onu kuvvetlendiren, böylece kalınlaşan, sonunda gövdesi üzerinde yükselen, çiftçilerin hoşuna giden ekin gibidir. Onlarla kâfirleri öfkelendirmek içindir. Ve Allah, onlardan âmenû olanlara (Allah'a ulaşmayı dileyenlere) ve salih amel (nefs tezkiyesi) yapanlara mağfiret ve büyük ecir vaadetti. Fetih- 29

Ayrıca İbrahim Hakkı hz.leri de şöyle anlatır; "bir kimse eğer bu yolculuğa çıkmışsa artık onu dağlar, taşlar, kuşlar tüm mevcudat kıskanır. Çünkü bu kişi bu yolda ilerledikçe Allah’ın halifesi olacak ve tüm varlığa hükmedecektir. Bu yüzden bütün mevcudat bu zatı engellemeye çalışır."

Eğer daima Allah’a doğru yürüdüğümüzü bilirsek ve en az bizim istediğimiz kadar O’nun da bizimle birlikte olmak istediğini bu yüzden bize yardım ediyor olduğuna bütün kalbimizle inanırsak muhakkak ki zafer bizimle olacaktır.

Er kişi Hakk divanında belli olur.

Erlik erkeklik veya dişilikle bilinmez. Kendi nefsine hâkim olmuş herkes Hak divanında er sayılır. Allah’ın nice erkek ve kadın erleri vardır.  Rabbim bizleri de erleri arasına katsın.

(Bu yazı yüksek dozda Muhyiddin Şekur’un Gölgeler Koridoru adlı kitabından esintiler barındırır. Böyle doğurgan kitapları var ettiği için……. Tanrı Roma’yı kutsasın, Amen! )


8 Mart 2014 Cumartesi

 

     Merhametli olmak empatiden anlayış göstermek ise sempatiden doğar.


    İlkinde kişi kendi benliğinden geçer, merhametini celbeden kişide kendi benliğini yok eder. Merhamet gösteren özne,  nesnesinin hislerine tamamen mutabık olmaya odaklanmıştır. Nesnesinin duyduğu yerden hayatı karşılar. Kısa bir süreliğine de olsa 'Ben' olmaktan uzaklaşıp; 'Sen' olur.

   Anlayışlı birey ise, söz konusu eylemi için kendisini tamamen nesnesinden soyutlaması gerekir. Tüm dengeleri elinde tutan ve bunun bir an bile bozulmasına dayanamayan sevgili,işgüzar Egosu, kendisine "Bundan pek hoşlanmadım dostum, fazla hesapçı." diyen ürkek vicdanına  "Hey dostum bu onun sorunu, biz keyfimizi kaçırmayalım, hah?" diye karşılık verir.   'Anlayışlı' merkezdeki soruna ve muhatabına araya kendi kişiliğinin koyarak yaklaşır;

-Hımm seni anlıyorum, sahiden de çok üzülüyorsun.

-Evet her halinden acı çektiğin belli oluyor.

-Aman Allahım, senin de dediğin gibi bu bir felaket!

-Ne çektin bea?

   Ayyy ne kadar anlayışlı değil mi? Ama bir şeyler eksik. Ne o?


 Öykücük;


Bir gün ermişlerden birine: "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" diye sormuşlar...
Bakın göstereyim demiş, ermiş. Önce "Sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak" onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar. Ermiş "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş. "Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne?
Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunun üzerine "Şimdi" demiş ermiş, "Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe." Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyurun" deyince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındakine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan...
"İşte" demiş ermiş, "Kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim karşısındakini düşünür de doyurursa o da doyurulacaktır şüphesiz. Ve şunu da unutmayın, gerçek sevgi pazarında alan değil, veren kazançtadır daima."


Yukarıdaki hikaye birhikaye.com adresinden alındı, evet kabul ediyorum kolaya da kaçıldı. Muhtemelen Derviş Kaşıkları diye adlandırılan bu mesel Mesnevi'den damıtılmış bir hikmet damlasıdır ve Umarım bize neyin eksik olduğunu sezdirmeye yetmiştir.

4 Mart 2014 Salı

Kalp Hastalıkları -1 Gaflet

 "İnsanî ve gizli ruhlar tarafından yönlendirilen az sayıdaki seçilmişlerin batıni yapısı nasıldır? Seyahatin tüm kontrolünü elinde bulunduran araba sahibi olduğunuzda yaşam nasıl olacaktır? Bunları anlamak için evliyanın yaşamına bakmalıyız. Onlar Allah (c.c.)'i seven, Allah (c.c.) aşkını arayan, dünyaya hizmet eden ve sürekli olarak Allah (c.c.)'i hatırda tutan kişilerdir. Evliya ve peygamberlerin öyküleri bizim kendi potansiyelimizin muazzam boyutlarını fark etmemize yardim eder. Onlar gerçek insanoğullarıdır. İnsanoğlu, ne olursa olsun, Allah (c.c.)' i hatırlayan kişilerdir. Bu batıni cihaddır. Dünya bize unutturmak için dizayn edilmiştir; bizim işimiz ise hatırlatmaktır."
Robert Frager, Kalp Nefs Ruh

Ben Neresi? Burası Kim?...



İnsan asli vatanı olan cennetten dünyaya düşerken, içinde bulunduğu bu yeni aleme adapte olabilsin diye nefs denen cevherle donatıldı. Bu cevher, dünyanın tüm dalavereleriyle baş etmemiz için çalışırken bunu en iyi şekilde bize gerçek vatanımızı yani asıl arzu nesnemizi unutturarak sağlayabilirdi, öyle de oldu… Büyük bir çoğunluğumuz buraya ait olduğumuza ve içimizdeki doymak bilmeyen arzu edişin nesnesinin dünyada bir yerlerde olduğuna inandık.

 Aslında her birimiz parçalanmış ya da ciddi şekilde basite indirgenmiş bilinç ve algı boyutuyla yaşıyoruz. İnsan bu parçalanmayı Lacan’a göre dil ve sembolik düzen evrelerine geçişle yaşıyor. Bu evrelere ulaşmasıyla kendi arzusuna yabancılaşan ve parçalanan özne, özüne her çekilişinde nefsin ciddi bir yansıtma mekanizmasıyla karşılaşıyor. Ruh benliği gerçek idrak boyutuna her çağırışında nefs bu çalımı ustalıkla karşılıyor ve topu tekrar dünya sahasına geri yolluyor.

İşte bu yaşanılanlar kronikleşmiş gaflet hastalığının gözlemlenebilir semptomlarıdır.

Derman Arardım Derdime Derdim Bana Derman imiş



Gafletle ancak şiddetli bir arzu baş edebilir. Aşık olduğumuz ya da bir ideale tutkuyla bağlandığımız zamanları hatırlamaya çalışalım. Daima; yemek yerken, günlük hayatın meşguliyetleri ile boğuşurken, uyumadan önce, uyandığımızda ilk aklımızda olan arzu nesnemizin ta kendisidir. Bu hali yaşayan kişi zamanla kendi benliğini tamamen unutur ve yoğunlaştığı arzu nesnesinden bir an olsun ayrılmaz.

Bu halimiz modern psikoloji temelinde patolojik bir durum olarak değerlendirilir. Çünkü psikoloji normalliği günlük hayata tam manasıyla adapte olabilmek, rutin faaliyetlerimizi devam ettirebilmek olarak açıklamaktadır. Aşık ya da tutkularının esiri olmuş insanlar psikolojik olarak saplantılı, normal hayattan sapmış kabul edilirler. Ne var ki arzu nesnesine saplanıp kalmış insanın bu eğiliminin doğası gereği sergilediği davranışlar bize, insanın, kabul görmüş sosyal davranış kalıplarına uygun davranmaya mecbur bırakılmadığı, otantik yapısına uygun olan kendiliği hakkında ipuçları verir.

"Elma değil bu yediğimiz galiba ayva"



Daha yakından bakmamız gereken başka bir nokta ise idrak noktası dünya düzeyine inmiş bizlerin içimizdeki şiddetli iştiyaka seçtiğimiz arzu nesneleri ve bu nesnelere zamanla yüklediğimiz anlamlardır. Bu anlamlandırmalarda çağımızın yeterliliği hala yeterince ortaya konulamamış ve insanın ölçülemez, doğrudan gözlemlenemez manevi boyutunu amprik yöntemlerle açıklamaya çalışan Psikolojinin de nasıl bir etkiye sahip olduğunu gözden kaçırmamalıyız.

İnsanın içindeki iştiyak/ arzu, bitimsizsizdir. Bu basit cümleden de çıkarılabileceği gibi arzu enerjimiz bitimsiz bir nesneye ihtiyaç duyar. Halbuki dünyaya ait her şey sonludur. Anne-babalar bizden önce ölür, sevgililer bizi terk eder ya da onlar da bu dünyadan en nihayetinde göçer gider, çocuklar ne kadar seversek sevelim yuvadan uçar, kendi ailelerini kurarlar. Bir kariyer hedefleyen kişinin kişisel ve mesleki potansiyelinin onu getireceği nihai bir son vardır. En sevdiğimiz çikolata bile bitimlidir. Biz çikolataya sınırsız miktarda sahip olsak bile onu tüketen bünyemizin bir sınırı vardır.

Bu sonluluğu yaşayan bilinç ya ömrünü sonu gelecek nesneler peşinde tüketir. Tatmine asla ulaşamamış bir benlik algısıyla ömrüne veda eder. Yahut da zamanla bu bitimliliği kabullenir ve zamanla bir arzu nesnesin peşinde koşturarak hırpalanmayı; aşık olmayı, bir ideale bağlanmayı anlamsız bulmaya başlar. Hatta artık ciddiye alınacak hiçbir şey kalmadığını söyleyecek ve kaygısızlığı kutsayacaktır. Dünyevi nefse senkronize olmuş bilincin en nihayet ulaşabileceği idrak seviyesi budur. İç mekanizmaları bu algı noktasına ulaştığında endişe ve kaygılardan tamamen arınmış olacaktır. Modern psikolojinin de insanın içindeki bitimsiz iştiyakla başa çıkabilmesi için ona verebileceği en parlak fikir de ne yazık ki budur.